17 Temmuz 2015 Cuma

"Eski bayramlar" demeye başladıysak durum vahim galiba!…

Eski bayramlar denilince aklıma hep çocukluğum gelir, zira çalışmadığım hemen hemen tek bir bayram bile yoktur!.. Maalesef…Bugün de dahil olmak üzere!

Bayramda çalışmanın en fena yanı aklının evde kalmasıdır, en çok da ailece oturamadığın kahvaltı sofrası… Sosyal medya yaygınlaştıkça kahvaltı sofrasından paylaşılanlar kaçırdıklarını tüm gerçekliğiyle vurur yüzüne… Mahsunlaşırsın klavyenin başında, ofiste bir başına…
O sırada en sıkı, en sağlam dostun anıların olur…

Ne heyecandı ama bayram sabahına kızarmış ekmek kokusuyla uyanmak!..  Yeni pabuçların hemen yanı başında, yeni kıyafetlerinin hemen yanında… Pek süslüydüm o zamanlarda da! Otururdum annemin önüne başlardı saçlarımı bigudilemeye… Ama bu saç her zaman olmaz, bayramın ayrıcalığıydı… Kahvaltı sofrasında kafamda bigudiler, içimde heyecanla bir yandan yutarken lokmaları ikide bir “olmuş mudur?” diye sorardım anneme… Havaya kalkan kaşlar her seferinde hayal kırıklığı yaratsa da, sorma heyecanımı kırmazdı yine de… Arada kardeşimle başlardık şamataya alacağımız harçlıklarla yapacaklarımızın hesabıyla… Ve en sonunda beklediğim an gelirdi, her zamankinin aksine istekle yardım edip sofranın toplanmasına koşturarak giderdim hazırlanmaya…

Yeni cicilerim üzerimde bu kez de sabırla bigudilerin çıkışını beklerdim annemin önünde… Ailenin dört ferdi başlardık bayramlaşmaya… Bayramın ilk öpülen eli annemle babamın eli olurken, ilk harçlıkları da indirirdik o anda cebe…  Babamın her zamanki yavaşlığına annemin “Hadi Caner!” müdahalesiyle çıkabilirdik en nihayetinde… Biz koşarak inerken merdivenleri  “yavaş olun!” la müdahaleden payımıza düşeni de alırdık elbette kardeşimle...

Ne çok gidilecek yer vardı… Anneannem, babaannemle dedem, dayım, büyük halam, amcam, bizimkilerin halaları, dayıları, amcaları, teyzeleri, kuzenleri derken bir gün yetmezdi herkesi ziyarete…  
Annemin tembihleri üzerine her gittiğimiz yerde tek bir çikolata alıp teşekkür eden ben, Antep fıstıklı ve üzümlü draje gördü mü havadaki kaşlarla yüzleşmeyi bile umursamaz oluverirdim birden… En sevdiğim anlarsa -ki çok nadir olurdu! tadını hiç sevmeme rağmen kendimi büyükmüş gibi hissettiren likör ikramları olurdu… Sohbetlerin arasında mutlaka “Aaa ne kadar da büyümüşler!” lafı sıkıştırıldı mutlaka… Bazen pek çok ziyaret aynı ana denk geldiğinden sohbetler, kahkahalar birbirine karışır hiçbir şey anlamaz olurdum… Sesler büyür, ben küçülürdüm…

Yorgun argın ve uykulu dönerken eve; saçlarım dağılmış, yeni elbisemin üzerinde de mutlaka bir-iki meyve suyu izi ama yüzümde gülümseme, cebimde harçlık, aklımda harçlıklarımla yapacaklarım olurdu…

Güzeldi… Çok güzeldi…

Şimdi ne o çocuksu heyecanlar kaldı, ne doğru düzgün bayramlar… Bayram demek, tatil demeye ne zaman dönüştü? Ve zaman ne ara bu kadar hızla geçti!..

Şimdi bayram; ziyarete gitmek yerine aramak, hatta ona bile üşenip toplu mesaj atmak zamanı…

Eskiden annem bigudilerle sarardı saçlarımı, şimdilerde kuaförüm maşayla yapıyor aynısını…
Eskiden bayram sabahlarını beklerdim yeni ayakkabılarım için, şimdi koyacak raf bile kalmadı…
Eskiden harçlık verme büyüklerin göreviydi, şimdi sıra bende…
Eskiden harçlıklarımızı arkadaşlarımızla paylaşırdık, şimdi bırak şehri pek çoğu ülke dışında…
Eskiden öpecek ne çok el vardı, şimdiyse ne anneannem, ne babaannem, ne dedem, ne halam, ne dayım…

Hala kalan öpülecek birkaç el ise elbette başımın üstünde… Allahım onların eksikliğini vermesin hiçbirimize…



26 Nisan 2015 Pazar

Rutin Düşünceler!..


Hayat koşuşturmasının tutsaklarıyız...

Görünmez zincirlerle bağımlısı olduğumuz
rutinin iflah olmaz müptelasıyız.

Bugün kurtuldum, yarın kurtulacağım derken
günlük hayatın prangalı mahkumlarıyız.

Birbirinin benzeri günler su olup akıp giderken;
haftalar aylara, aylar yıllara karışıyor acımasızca..

Hayat aynılıkla yavaşlarken, zamansa benzerlikten
bezmiş hızlanıyor sonu elbet bir gün gelecek koşuşturmada!..

29 Mart 2015 Pazar

Ölmesek?..









Bu fotoğrafı çektiğimde aklıma gelen tek şey; cam kavanozda birikmiş kapaklar misali oluşumuzdu...

Dipdibe, üstüste, hiç yer kalmamış gibi bu sıkışmışlık hissimiz ile.. Bu kadar ölmeye devam ederken üstelik de...

Bir sürü farklı renkte, şekilde kapak;

Kim bilir hangi dertlere açıldılar?
Ya da sevince?
Hangi kahkahalar vardı? Ya da gözyaşları?..

Derin miydi muhabbet, yoksa sığlıkta mı boğuldu?

Kaç kişi dert verdi, bir sözle derman buldu?
Kaç gülücük yarına umut oldu?

Renk vermiyor ki hiçbir kapak!..

Ölmeme Günü'nü bilir misiniz?

Can Yücel, Edip Cansever, Tomris Uyar, Turgut Uyar ve Cemal Süreya 70'lerin sonunda başlayıp 22 Ağustos 1985'te Turgut Uyar ölmeme günü şişesini boynu bükük bırakana kadar her yıl 26 Mart'ta bir araya gelerek kutladılar.

Ölmeme günü ilk olarak o kıymetli masada bir hanımefendinin kalbinin hemen yanında duran ve alınamadığı için kalbine batarak öldürme riski bulunan toplu iğneyi anlatmasıyla başlar..

Rivayete göre sevgilidir.. Ama kimin olduğu meçhul olan..

O hanımefendinin bu öyküsü masayı harekete geçirir ve imzalar bir şişe üzerinde toplanır ve 1 yıl sonra aynı gün buluşmak üzere şişe söz olarak o hanıma ölmeyerek getirmek üzere teslim edilir...

Çünkü; "Rakı güzel. Muhabbet güzel. Dünya güzel..."dir.

1 yıl sonra aynı gün aynı mekan ve eksiksiz kadro masadadır...

Bu gelenek Turgut Uyar'ın sözünü bozduğu gün kendiliğinden feshedilir...

Çünkü artık; "Rakı güzel. Muhabbet güzel. Mümkün değil." dir.. Tıpkı Ferhan Şensoy’un dediği gibi..

Ya da Cemal Süreya'nın; "Öldüğü gün hepimizi işten attılar!.." deyişinde olduğu gibi...

Muhabbet de işsiz kalmıştır, sofra da, rakı da...

Son yıllarda pek çok dost "Ölmeme Günü"nde buluşuyor muhabbetin güzelleştiği henüz işsiz kalmamış sofralarda...

Dipdibe, üstüste, hiç yer kalmamış gibi sıkışmışlık hissine pencere açılıyor anason kokulu dünyada...

Ölümle kesin sınırları çizilmiş hayatlarda bir nefes oluyor; bir göz, bir söz...

Tutması mümkünmüş gibi geliyor ağızdan çıkacak o her söz...

Kapaklar gibiyiz; farklı renkte, farklı şekilde fakat aynıymış gibi içine atıldığımız bu kavanoz dipli dünyada...

Bir söze renk verirken ve bir gülüşe kapılıp giderken sanki toplu iğne yokmuş gibidir kalbimizin yanıbaşında...

Bir kez açılmaya görsün şişe bitecek illa ki... Her başlamış hayatın bir gün biteceği gibi...

Yeter ki; bir sonraki yılı görmek için bir dolu nedenin olsun ve hayatı birlikte kutlayacak aynı renkte dostların...

22 Mart 2015 Pazar

İyi yolculuklar!..

Hepimiz yolcusuyuz bu hayatın...

Bekler gibi boş bir koltukta vaktinin gelmesini..

Bakmaya başlıyorsun etrafına..
Bir deli koşuşturma, saatin tik taklarında..

Yavaşlamana izin vermeyen bir telaş...

Hep geç kalınmış gibi...
Geç kalınmış o vakitlerde, hızlanmış adımlarla geçiyoruz hayattan,
3 boyutlu yaşamlar arasından...

İtirazın nafile, çekiyor sürat seni de içine..

Çıkılmaz bir girdap gibi..

Bakarken bile yorgun düşüyorsun..

Elini kolunu kıpırdatacak halin yok ki zaten..

Yine de..

"Bir dakika!" demek istiyorsun, "vazgeçtim gitmeyeceğim hiçbir yere!
hiçbirinin hiç kimsesiyle, hiçbir yerde olmak istiyorum, koca bir hiçlikte!"..

Açıyorsun ağzını, çıkmıyor sesin..

Sesin bile kalmamış, o kadar yorgun, o kadar bezmiş..

Tam o sırada lüzumsuz bir soru geliyor yandaki koltuktan; "Nereye?"

"Ankara'ya.." diyorsun istemsiz; hani nerede az önceki "hiçlik!" ?

Saatine bakıyorsun..
Vakit gelmiş..

Kalkıyorsun oturduğun yerden.. çekerken küçük bavulunu yanında,
sanki hayatını da sürüklüyormuşsun gibi geliyor bir an..

Ağırlaşması gerekirken hafifliyor bir anda yükün..

Garip..

Hiçliğe cüretini bilet yapıp uzatıyorsun, yanına iliştirdiğin kimliğinle kapıda..

Ezbere söylenmiş sözleriyle bakıp da görmezken seni;
"İyi yolculuklar" diyor görevli..
"Sen de yolcusun.." diye geçiriyorsun içinden..

Yolcusun bu hayatta..
Sadece görebildiğin ve hissedebildiğin kadarsın aslında bu yolculukta...

5 Ekim 2013 Cumartesi

Şimdi Değilse Ne Zaman?

Geliyor yine muhasebe günlerim, tıpkı her yıl aynı zamanlarda yaptığım gibi...

Artılar, eksiler kısaca hayatımı kendiyle bölüp, çarpma günlerim...

Dile kolay.. 40 yılın muhasebesi...
Her yıl yaşayarak arttırdığım ama zamandan geçerek eksildiğim...

Ne yaştı ama?
39 yıl; sanki tek bir yıla apar topar sığdırılmış eksiği bol, gelişi güzel zorla kapatılmış bir bavul misali... Sığamayan en mühimleri dışarıda kalmış gibi..

Zamanın havada asılı kaldığı
Bir yandan da avuçlarından kaçtığı...
Bir varmış, bir yok olduğu gibi...

Toplama baktığımda gerçekten bölündüğüm yıl bu yıl.
Doğrularımın çarpıştığı, eksiye düştüğüm bakiyemde, nasıl olduysa artıya geçtiğim zor sınavların yılı...

Hiç çalışmadığım yerlerden gelen sorular...
Kendimle sorgular...
Çözülmesi gereken sorunlar...
Ezberimi bozanlar, özgün senaryoda olmayanlar...

Hayrete düştüklerim, hararetle yeni 'ben'e dönüşümüm...
Önem sıralamamın altüst oluşu,
'Hayır'larımın doğuşu...

Hayatın kurgusuzluğu tüm hesapları bozarken, artık "şimdi değilse sonrası zaten yok ki!" günlerimin başlangıcı...

Yeni kelimelerim de oldu bu yıl benim,
Daha çok konuştuğum, pek azını kendime sakladığım...
İyisini de, kötüsünü de etrafımdan sakınmadığım...
Sevdiklerimi şaşırttığım ama en çok kendime şaşırdığım...


Sevdiğim de, sövdüğüm de dilimde artık benim...
İstediğim de, istemediklerim de...
Neyse o, bundan böyle...
Zaman eksildikçe pervasızlık eğilimindeyim...

Ne yıldı ama!
Hayatı kavradığımı sandığım, bu seferlik kıvırdığım, sonrasını kurcalamadığım, var olana tutunduğum... ve neyse ki hayatın da beni bırakmadığı yıl...

Her yıl yaş aldığım bugünler dışında artık hesap kitap yok!.. vakit kaldığınca yaşamak, yeni güne şükretmek, gelene de - gidene de teşekkür etmek..

Ve unutmamak..
Ne masada kör eden ameliyathane ışıklarını, ne de monitöre bağlanmış kulağımda son sürat atan kalp atışlarımı...
O meşhur "film şeridinde" çoğaltmalı akışı...
Hiçbir şey için fazla üzülmemeli... hayata gerektiğinde "boşver"i çekebilmeli.

Ama istemeli,
Fakat beklememeli...
"Şimdi değilse ne zaman?"
Sık sık kendime soruyorum bu soruyu.


Büyükamcam vaktiyle belirtmiş vadeyi!.. 
Çoğu gidip azı kaldıysa ömrünün, cevabı basit aslında:
Şimdi varsan, yaşa o zaman!

2 Aralık 2012 Pazar

Sessizlik

Bazen sessizlik beynimin içinde sanki arı kovanı...
gürültülü kalabalığıyla etrafımda dönüp duran ve her an canımı yakmaya hazır olan.

Bazen sessizlik cümlelerin içinden kaçan ve hiç susmayacakmış gibi harfsiz çığlıklar atan
her seferinde beni yakalayan ve her an canımı acıtan.

Bazen sessizlik ne kadar bağırıp çağırmaya çalışsam da beni boğan bir türlü uyanamadığım , bağırsam da duyuramadığım bir karabasan.

Her seferinde feryadım kendi sessizliğimde yok oluyor.

Hadi söyle sessizliğim
Beni kendi sesime hapseden
sözlerin neden bu kadar suskun kalıyor?


Aşk...

Aşk sanılanın aksine tek kişilik yaşanır, çift kişilik anlatılır...
Sözlerin yetmediği anda bakışların konuşur.

Tek kişilik gösteride bir perdelik oyundur...
Kendine yabancı bir dilden tercüme, uyarlaması kendince.

Giriş, gelişme ve sonuç için tek bir perde!
Ve şimdi ben yalnızlığımla aşkın başrolünde bir başıma sahnede...

Bilinmezliğin loşluğunda gözlerim gözlerini ararken,
Büyük final öncesi girişi yaptım.

Şimdi sıra gelişmede!..