2 Aralık 2012 Pazar

Sessizlik

Bazen sessizlik beynimin içinde sanki arı kovanı...
gürültülü kalabalığıyla etrafımda dönüp duran ve her an canımı yakmaya hazır olan.

Bazen sessizlik cümlelerin içinden kaçan ve hiç susmayacakmış gibi harfsiz çığlıklar atan
her seferinde beni yakalayan ve her an canımı acıtan.

Bazen sessizlik ne kadar bağırıp çağırmaya çalışsam da beni boğan bir türlü uyanamadığım , bağırsam da duyuramadığım bir karabasan.

Her seferinde feryadım kendi sessizliğimde yok oluyor.

Hadi söyle sessizliğim
Beni kendi sesime hapseden
sözlerin neden bu kadar suskun kalıyor?


Aşk...

Aşk sanılanın aksine tek kişilik yaşanır, çift kişilik anlatılır...
Sözlerin yetmediği anda bakışların konuşur.

Tek kişilik gösteride bir perdelik oyundur...
Kendine yabancı bir dilden tercüme, uyarlaması kendince.

Giriş, gelişme ve sonuç için tek bir perde!
Ve şimdi ben yalnızlığımla aşkın başrolünde bir başıma sahnede...

Bilinmezliğin loşluğunda gözlerim gözlerini ararken,
Büyük final öncesi girişi yaptım.

Şimdi sıra gelişmede!..


Mutluluk Acemisi

Sen hiç ağlamaklı olacak kadar mutlu oldun mu?..
Ya mutluluk haline afallayacak kadar şaşkın
Şaşkınlıktan ürkecek kadar beklentisiz
Ve beklemediğin için hazırlıksız?..

Mutluluk hazırlıksız anları mı kollar?
O yüzden midir ansızın geldiği gibi çekip gidişi?
Ve senin değerini bilemeyişin
Her seferinde bir sonrakini bekleyişin...


Yakaladığını sandığın anda kaçırdığın, müptelası gibi yoksunlaştığın...
O yüzden midir geride kalan bu yoğun çaresizlik hissi?
Farkında değilsin ama işte olmuşsun sen basbayağı
Mutluluğun acemisi.


Kışlık düşünceler...

Kışın ısıtmaktan uzak titrek güneşi saklanmışken bulutların ardına 
kararsızlıklarım uçuşuyor kafamda ardı ardına...

Umutla umutsuzluğun savaşında durum berabere... 

Eşitlik bozulduğunda kazanan da ben olacağım, kaybeden de...

Bir an umut bozar gibi oluyor eşitsizliği 
tıpkı bulutların ardından çıkan güneş gibi...


Ama umutsuzluk vakit kaybetmeden kazanıyor zaferi... 
poyraz olup esiyor...
sert rüzgarında umudum oradan oraya savrulan başıboş poşete dönüşüyor...

Yine de gündüzler nispeten kolay... 
düşüncelerim yeryüzünün yorganı gibi bulutlarda, aklım hep havalarda...

Fakat geceler... 
geceler hep tetikte, yıldızların altında kışın kucağında üşürken bir başına...

Dengemi bozarak kafamın içine sinen sinsi ayaz gibi düşünceler...
Dönüp duruyor kafamda sislerin arasında.
Bir an dağılacak gibi oluyor
Ve işte karşımda;
Anahtarsız kalmış tek bir an ve kilitlenmişim bir bakışa...


Keşke sabah hiç olmasa...


24 Ekim 2012 Çarşamba

Eski Bayramlar…

Eski bayramlar demeye başladıysak durum vahim galiba…

Eski bayramlar denilince aklıma hep çocukluğum gelir, zira çalışmadığım hemen hemen tek bir bayram bile yoktur!.. Maalesef…

Bayramda çalışmanın en fena yanı aklının evde kalmasıdır, en çok da ailece oturamadığın kahvaltı sofrası… Sosyal medya yaygınlaştıkça kahvaltı sofrasından paylaşılanlar kaçırdıklarını tüm gerçekliğiyle vurur yüzüne… Mahsunlaşırsın klavyenin başında, ofiste bir başına…
O sırada en sıkı, en sağlam dostun anıların olur…

Ne heyecandı ama bayram sabahına kızarmış ekmek kokusuyla uyanmak!..  Yeni pabuçların hemen yanı başında, yeni kıyafetlerinin hemen yanında… Pek süslüydüm o zamanlarda da! Otururdum annemin önüne başlardı saçlarımı bigudilemeye… Ama bu saç her zaman olmaz, bayramın ayrıcalığıydı… Kahvaltı sofrasında kafamda bigudiler, içimde heyecanla bir yandan yutarken lokmaları ikide bir “olmuş mudur?” diye sorardım anneme… Havaya kalkan kaşlar her seferinde hayal kırıklığı yaratsa da, sorma heyecanımı kırmazdı yine de… Arada kardeşimle başlardık şamataya alacağımız harçlıklarla yapacaklarımızın hesabıyla… Ve en sonunda beklediğim an gelirdi, her zamankinin aksine istekle yardım edip sofranın toplanmasına koşturarak giderdim hazırlanmaya…

Yeni cicilerim üzerimde bu kez de sabırla bigudilerin çıkışını beklerdim annemin önünde… Ailenin dört ferdi başlardık bayramlaşmaya… Bayramın ilk öpülen eli annemle babamın eli olurken, ilk harçlıkları da indirirdik o anda cebe…  Babamın her zamanki yavaşlığına annemin “Hadi Caner!” müdahalesiyle çıkabilirdik en nihayetinde… Biz koşarak inerken merdivenleri  “yavaş olun!” la müdahaleden payımıza düşeni de alırdık elbette kardeşimle...

Ne çok gidilecek yer vardı… Anneannem, babaannemle dedem, dayım, büyük halam, amcam, bizimkilerin halaları, dayıları, amcaları, teyzeleri, kuzenleri derken bir gün yetmezdi herkesi ziyarete…  
Annemin tembihleri üzerine her gittiğimiz yerde tek bir çikolata alıp teşekkür eden ben, Antep fıstıklı ve üzümlü draje gördü mü havadaki kaşlarla yüzleşmeyi bile umursamaz oluverirdim birden… En sevdiğim anlarsa -ki çok nadir olurdu! tadını hiç sevmeme rağmen kendimi büyükmüş gibi hissettiren likör ikramları olurdu… Sohbetlerin arasında mutlaka “Aaa ne kadar da büyümüşler!” lafı sıkıştırıldı mutlaka… Bazen pek çok ziyaret aynı ana denk geldiğinden sohbetler, kahkahalar birbirine karışır hiçbir şey anlamaz olurdum… Sesler büyür, ben küçülürdüm…

Yorgun argın ve uykulu dönerken eve; saçlarım dağılmış, yeni elbisemin üzerinde de mutlaka bir-iki meyve suyu izi ama yüzümde gülümseme, cebimde harçlık, aklımda harçlıklarımla yapacaklarım olurdu…

Güzeldi… Çok güzeldi…

Şimdi ne o çocuksu heyecanlar kaldı, ne doğru düzgün bayramlar… Bayram demek, tatil demeye ne zaman dönüştü? Ve zaman ne ara bu kadar hızla geçti!..

Şimdi bayram; ziyarete gitmek yerine aramak, hatta ona bile üşenip toplu mesaj atmak zamanı…

Eskiden annem bigudilerle sarardı saçlarımı, şimdilerde kuaförüm maşayla yapıyor aynısını…
Eskiden bayram sabahlarını beklerdim yeni ayakkabılarım için, şimdi koyacak raf bile kalmadı…
Eskiden harçlık verme büyüklerin göreviydi, şimdi sıra bende…
Eskiden harçlıklarımızı arkadaşlarımızla paylaşırdık, şimdi bırak şehri pek çoğu ülke dışında…
Eskiden öpecek ne çok el vardı, şimdiyse ne anneannem, ne babaannem, ne dedem, ne halam, ne dayım…

Hala kalan öpülecek birkaç el ise elbette başımın üstünde… Allahım onların eksikliğini vermesin hiçbirimize…


11 Ekim 2012 Perşembe

Yaş-lanıyorum!


Sevgili günlük;

En son sana başvurmayalı ne kadar oldu, 27 yıl? Sanırım o kadar… Annem seni bulmuş, saf aklımla kimse okumayacakmış gibi yazdığım tüm sırlarım deşifre olmuştu… Fena canım yanmıştı ve o gün son oldu, içime attığım, nadiren paylaştığım günlerin miladı oldu.

 O günden bu yana neler oldu neler… Şahane şeyler, o kadar da şahane olmayanlar ve şahanenin yanına bile yaklaşamayanlar…

Arayı kapatmak için artık çok geç… Hafızam bile silmiş pek çok şeyi, oysa isterdim hatırlayabilmeyi… Gereksiz numaralar deposu haline gelen hafızamda ne çok beni ben yapan ayrıntı uçup gitti… maalesef…

Ve geldi çattı yine muhasebe zamanı, tıpkı her yıl tam da bu zamanlarda olduğu gibi… Kimileri bunu yılbaşına saklar ben ise doğumgünüme…

Dün yine bir şeyler karalarken fark ettim ki; artık yaş alıyorum diye kandıramıyorum kendimi, bildiğin yaşlanıyorum işte!..

 

Bu süreçte en büyük kazancım öğrendiklerim oldu…

Öğrendim ki; hiçbir şey sonsuza kadar sürmez…

Öğrendim ki; zaman en büyük ilaç…

Öğrendim ki; en karanlık gecenin bile sabahında güneş tekrar doğar…

Öğrendim ki; hayat beklemediğin anda değişir…

Öğrendim ki; yaşadığın hiçbir şey sebepsiz değil…

Öğrendim ki; hayat andan ibaret…

Öğrendim ki; kimse vazgeçilmez değil…

Öğrendim ki; tek birikimin sevdiklerin olmalı…

Öğrendim ki; gülümsemek kıymetli…

Öğrendim ki; sevmek değerli…

Öğrendim ki; vefa önemli…

Öğrendim ki; sadakat gerekli…

Öğrendim ki; hiçbir şey karşılıksız değil...

 

Keşkelerim de var elbette!..

Keşke; her şeyi bu kadar içime atmasaydım.

Keşke; sıkıntılarımı daha çok paylaşsaydım…

Keşke; hayırlarım daha çok olsaydı…

Keşke; az biraz bencil olsaydım…

Keşke; daha çok okuyup, daha çok ülke görseydim…

Keşke; daha cesur olsaydım…

Keşke; daha hırslı olsaydım…
 
Keşke; daha iyi bir hafızam olsaydı...

 Ve keşke; şu lanet sigarayı bu kadar çok sevmeseydim…

 

Bugün “keşke”lerimi “iyi ki”lerimden çıkarıyorum…

 

İyi ki; çok sevdim…

İyi ki; çok sevildim…

İyi ki; keyif aldığım ve sevdiğim işleri yaptım…

İyi ki; yayıncı oldum…

İyi ki; hayatın sadece işten ibaret olmadığını erken kavradım…

İyi ki; bir sürü muhteşem dost biriktirdim…

İyi ki; kendime vakit ayırdım…

İyi ki; doğrularımdan taviz vermedim…

İyi ki; doğru bildiğimi korkusuzca söyledim…

İyi ki; kimsenin adamı olmadım…

İyi ki; yufka yürekliyim…

İyi ki; sulu gözüm…

İyi ki; yaşadıklarımdan ders alabildim… (kısmenJ)

İyi ki; defolarım ve yaralarım var…


Beni ben yapan da zaten onlar…
 

Sevgili günlük işte sana son durum bilançosu:

Öğrendiklerim öğreneceklerimin, yaptıklarım yapacaklarımın vaadi… Vaktim var mı bilemem! Ancak olduğu kadarını heba etmeyeceğim.

Hadi bakalım!.. Yarın hayattan bir yıl daha kopartıyorum ben! J

5 Eylül 2012 Çarşamba

Eylül geldi şehre!..


Ve Eylül…

Ne kendine has, ne hoş, ne özel ve ne kadar başkadır… Farklıdır; telaşı da, gelişi de, karşılanışı da!.. Koşuşturmalara sahne olan sokakları ciddileşse de, kendisi hovardadır; yazın hafifliğinde, sonbaharın renkleriyle… Günlerine dağıttığı iki farklı mevsim havasında, iki arada bir derede kalırız bizler de… Henüz ilk yaprak yere düşmeden, mevsim dönümü özellikle geceleri hissettirir kendini, ardından gündüzlere bulaşır serinliği… Uzun yaz günleri artık geride kalmaya başlamıştır, ilk kış fikri düşer aklımıza… Bir sonraki yazın uzaklığı sıkacak gibi olur içimizi... Lakin bu hata ve hatta tuzaktır aslında… Benzersiz ayın içinde tadını çıkaramadan, keyfini süremeden, takvim yapraklarına yapışıp kalmış, yaşanamayacak günlerin habercisidir bu düşünce… Derhal geldiği gibi gitmelidir!

Bu kim bilir kaçıncı Eylül'ümüzdür ve kim bilir kaç tane daha kalmıştır geriye… En son çalan okul zilimizin üzerinden kaç Eylül geçmiştir ve kim bilir hayatımızda başlangıcı temsil edecek kaç zil çalacaktır?

Boşalmış büyük şehirlere yine hareket gelirken, okul- iş telaşı başlarken bir yazı daha geçti hayatımızın… Şimdilerde hayatı tatil askısından indirip, yavaş yavaş şehrin kaosunda ciddiyetimizi giyinme zamanı… Tatil mi, çalışma mı? Hangisi aslında ‘gerçek’ sorgulamasında, hayata karışma vakti…

Vitrinlerde azalan %50 indirim yazıları ne yazık ki geride bıraktığımız yaz mevsimi gibi... Açılan sonbahar sezonunda biz de açılıyoruz yeni koşuşturmalara… Sonbahar hüzünlenmelerine az bir vaktimiz kalsa da, takvimden silinen yazın üzüntüsü, şimdilerde nemli bir hava gibi yapıştı üzerimize… Kış öncesi yazlık tatlarda son kaçamak bu bir-iki gün bize, elbette değerini bilenlere...


3 Mayıs 2012 Perşembe

Zaman


Zamanın yolcularıyız hepimiz… Hem zamanda yolculuk yapan, hem de zamanın kendisi olan; kimi zaman yolcu kimi zaman yolculuğun kendisiyiz...

Zamana göre yaşayan, zamanla avunan bazen de zamana sövenleriz. Zamanla kimi zaman dost, kimi zaman da düşmanız.

Zamansızlık şikayetimizken, geçmeyen zamana da isyanlardayız. Zamanla mekanı buluşturduğumuzda keyifli, zamanla isteklerimizi uyuşturamadığımızda mutsuz, ikisinden birini kaçırdığımızda umutsuzuz…

Zamanın yüzümüze yansıyan izlerini sildirmeye çalışırken diğer yandan zamana iz bırakmak en büyük telaşımız…
 
Hepimizin görünmez kum saatleri var. Biz farkında olmadan çevrilen, farkına vardığımız da kendini hissettiren ve biz durduğumuz da bile akmaya, geri saymaya devam eden… Üstte kalmaya başlayan kum tanecikleri azalmaya başladıkça ‘zamanında’ diye başlayan cümleler kuran, kimi zaman övündüren kimi zaman da hayıflandıran anılar birikimine sahibiz hepimiz…

Hatırlanmaya değer anılar artıkça çoğalan, üzüntüleri ağır bastıkça eksilenleriz. Yaşamadıklarımızın sayılmadığı, keşkelerimizin toplamdan çıkarıldığı, sadece ve sadece yaşadıklarımızın bilançosunun alındığı, muhasebe kayıtları gibiyiz… Artılar ve eksilerle tüm veriler yaşadıklarımızı gösteriyor… Ve yine de bu kadar kıymet verdiğimiz bir şeyi; zamanı ıskalamaya, anı biriktirmek yerine vakit tüketmeye devam eden de bizleriz.
Açan bahar çiçeklerini görmek, acaba kaç baharımızı getirecek aklımıza, hatırladığımız kadar yaşamış olacağız, hatırlayamadıklarımızla da kaçırmış… 

Kaçırılmayacak günler düştü yine takvimimize… Adı İlkbahar… Baharın, güneşin, ılık havanın, çiçeklerin, tazeliğin, yeni başlangıçların ta kendisi… Karamsar olamayacak kadar güneşli, umutsuz olamayacak kadar mavi, somurtamayacak kadar rengârenk çiçekli…

İşte bu yüzden en sevdiğim mevsim İlkbahar!