29 Mart 2015 Pazar

Ölmesek?..









Bu fotoğrafı çektiğimde aklıma gelen tek şey; cam kavanozda birikmiş kapaklar misali oluşumuzdu...

Dipdibe, üstüste, hiç yer kalmamış gibi bu sıkışmışlık hissimiz ile.. Bu kadar ölmeye devam ederken üstelik de...

Bir sürü farklı renkte, şekilde kapak;

Kim bilir hangi dertlere açıldılar?
Ya da sevince?
Hangi kahkahalar vardı? Ya da gözyaşları?..

Derin miydi muhabbet, yoksa sığlıkta mı boğuldu?

Kaç kişi dert verdi, bir sözle derman buldu?
Kaç gülücük yarına umut oldu?

Renk vermiyor ki hiçbir kapak!..

Ölmeme Günü'nü bilir misiniz?

Can Yücel, Edip Cansever, Tomris Uyar, Turgut Uyar ve Cemal Süreya 70'lerin sonunda başlayıp 22 Ağustos 1985'te Turgut Uyar ölmeme günü şişesini boynu bükük bırakana kadar her yıl 26 Mart'ta bir araya gelerek kutladılar.

Ölmeme günü ilk olarak o kıymetli masada bir hanımefendinin kalbinin hemen yanında duran ve alınamadığı için kalbine batarak öldürme riski bulunan toplu iğneyi anlatmasıyla başlar..

Rivayete göre sevgilidir.. Ama kimin olduğu meçhul olan..

O hanımefendinin bu öyküsü masayı harekete geçirir ve imzalar bir şişe üzerinde toplanır ve 1 yıl sonra aynı gün buluşmak üzere şişe söz olarak o hanıma ölmeyerek getirmek üzere teslim edilir...

Çünkü; "Rakı güzel. Muhabbet güzel. Dünya güzel..."dir.

1 yıl sonra aynı gün aynı mekan ve eksiksiz kadro masadadır...

Bu gelenek Turgut Uyar'ın sözünü bozduğu gün kendiliğinden feshedilir...

Çünkü artık; "Rakı güzel. Muhabbet güzel. Mümkün değil." dir.. Tıpkı Ferhan Şensoy’un dediği gibi..

Ya da Cemal Süreya'nın; "Öldüğü gün hepimizi işten attılar!.." deyişinde olduğu gibi...

Muhabbet de işsiz kalmıştır, sofra da, rakı da...

Son yıllarda pek çok dost "Ölmeme Günü"nde buluşuyor muhabbetin güzelleştiği henüz işsiz kalmamış sofralarda...

Dipdibe, üstüste, hiç yer kalmamış gibi sıkışmışlık hissine pencere açılıyor anason kokulu dünyada...

Ölümle kesin sınırları çizilmiş hayatlarda bir nefes oluyor; bir göz, bir söz...

Tutması mümkünmüş gibi geliyor ağızdan çıkacak o her söz...

Kapaklar gibiyiz; farklı renkte, farklı şekilde fakat aynıymış gibi içine atıldığımız bu kavanoz dipli dünyada...

Bir söze renk verirken ve bir gülüşe kapılıp giderken sanki toplu iğne yokmuş gibidir kalbimizin yanıbaşında...

Bir kez açılmaya görsün şişe bitecek illa ki... Her başlamış hayatın bir gün biteceği gibi...

Yeter ki; bir sonraki yılı görmek için bir dolu nedenin olsun ve hayatı birlikte kutlayacak aynı renkte dostların...

22 Mart 2015 Pazar

İyi yolculuklar!..

Hepimiz yolcusuyuz bu hayatın...

Bekler gibi boş bir koltukta vaktinin gelmesini..

Bakmaya başlıyorsun etrafına..
Bir deli koşuşturma, saatin tik taklarında..

Yavaşlamana izin vermeyen bir telaş...

Hep geç kalınmış gibi...
Geç kalınmış o vakitlerde, hızlanmış adımlarla geçiyoruz hayattan,
3 boyutlu yaşamlar arasından...

İtirazın nafile, çekiyor sürat seni de içine..

Çıkılmaz bir girdap gibi..

Bakarken bile yorgun düşüyorsun..

Elini kolunu kıpırdatacak halin yok ki zaten..

Yine de..

"Bir dakika!" demek istiyorsun, "vazgeçtim gitmeyeceğim hiçbir yere!
hiçbirinin hiç kimsesiyle, hiçbir yerde olmak istiyorum, koca bir hiçlikte!"..

Açıyorsun ağzını, çıkmıyor sesin..

Sesin bile kalmamış, o kadar yorgun, o kadar bezmiş..

Tam o sırada lüzumsuz bir soru geliyor yandaki koltuktan; "Nereye?"

"Ankara'ya.." diyorsun istemsiz; hani nerede az önceki "hiçlik!" ?

Saatine bakıyorsun..
Vakit gelmiş..

Kalkıyorsun oturduğun yerden.. çekerken küçük bavulunu yanında,
sanki hayatını da sürüklüyormuşsun gibi geliyor bir an..

Ağırlaşması gerekirken hafifliyor bir anda yükün..

Garip..

Hiçliğe cüretini bilet yapıp uzatıyorsun, yanına iliştirdiğin kimliğinle kapıda..

Ezbere söylenmiş sözleriyle bakıp da görmezken seni;
"İyi yolculuklar" diyor görevli..
"Sen de yolcusun.." diye geçiriyorsun içinden..

Yolcusun bu hayatta..
Sadece görebildiğin ve hissedebildiğin kadarsın aslında bu yolculukta...