19 Eylül 2015 Cumartesi

Eylül geldi şehre!..



Ve Eylül…

Ne kendine has, ne hoş, ne özel ve ne kadar başkadır… Farklıdır; telaşı da, gelişi de, karşılanışı da!.. Koşuşturmalara sahne olan sokakları ciddileşse de, kendisi hovardadır; yazın hafifliğinde, sonbaharın renkleriyle… Günlerine dağıttığı iki farklı mevsim havasında, iki arada bir derede kalırız bizler de… Henüz ilk yaprak yere düşmeden, mevsim dönümü özellikle geceleri hissettirir kendini, ardından gündüzlere bulaşır serinliği… Uzun yaz günleri artık geride kalmaya başlamıştır, ilk kış fikri düşer aklımıza… Bir sonraki yazın uzaklığı sıkacak gibi olur içimizi... Lakin bu hata ve hatta tuzaktır aslında… Benzersiz ayın içinde tadını çıkaramadan, keyfini süremeden, takvim yapraklarına yapışıp kalmış, yaşanamayacak günlerin habercisidir bu düşünce… Derhal geldiği gibi gitmelidir!

Bu kim bilir kaçıncı Eylül'ümüzdür ve kim bilir kaç tane daha kalmıştır geriye… En son çalan okul zilimizin üzerinden kaç Eylül geçmiştir ve kim bilir hayatımızda başlangıcı temsil edecek kaç zil çalacaktır?

Boşalmış büyük şehirlere yine hareket gelirken, okul- iş telaşı başlarken bir yazı daha geçti hayatımızın… Şimdilerde hayatı tatil askısından indirip, yavaş yavaş şehrin kaosunda ciddiyetimizi giyinme zamanı… Tatil mi, çalışma mı? Hangisi aslında ‘gerçek’ sorgulamasında, hayata karışma vakti…

Vitrinlerde azalan %50 indirim yazıları ne yazık ki geride bıraktığımız yaz mevsimi gibi... Açılan sonbahar sezonunda biz de açılıyoruz yeni koşuşturmalara… Sonbahar hüzünlenmelerine az bir vaktimiz kalsa da, takvimden silinen yazın üzüntüsü, şimdilerde nemli bir hava gibi yapıştı üzerimize… Kış öncesi yazlık tatlarda son kaçamak bu bir-iki gün bize, elbette değerini bilenlere...